Tarih etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Tarih etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Nicolae Jorga - Osmanlı İmparatorluğu Tarihi (5 Cilt)

Nicolae Jorga - Osmanlı İmparatorluğu Tarihi (5 Cilt)




Kuruluşdan 1912'ye Kadar Osmanlı Tarihi

En Büyük Üç Osmanlı Tarihi'nden Biri Olan Jorga Tarihi 96 Yıl Sonra Türkçe Olarak Karşınızda!...

Nicolea Jorga Romanya'nın gelmiş geçmiş en büyük tarihçisi sayıldığı gibi, eserleri çeşitli dillerde, Almanya, Fransa İtalya ve ABD'de defalarca basılmış, dünyaca tanınmış bir tarihçidir. Almanca beş ciltlik Osmanlı İmparatorluğu Tarihi (1300-1912), daha önce yazılmış belli başlı genel Osmanlı tarihleri (J. von Hammer ve J.W. Zinkeisen) yanında yeni ve kapsamlı bir yaklaşımı temsil eder. Herşeyden önce Jorga'nın Osmanlı Tarihi, önyargılardan oldukça kurtulmuş, belgelerin tanıklığına öncelik veren ciddi bir tarihçinin eseridir. Jorga'ya göre Osmanlı tarihi, "dünya tarihinin parlak bir bölümü"nü temsil eder. Jorga'nın şimdiye dek kullanılmamış kaynaklara dayanan Osmanlı tarihinin orijinalliği, Türkiye'de erkenden takdir edilmiş, ancak Türkçe'ye çevrilmesi gecikmiştir. Soruları ortaya koyan, yaratıcı bir tarihçi olarak Jorga'nın özelliğini en iyi Gh. Bratianu şu sözlerle ifade etmiştir: "Jorga'nın yazdığı her satır bir fikir tohumu taşır; araştırılacak problemler ortaya atar ve okuyanda ilgi uyandırır; bunlar olmadan hiçbir tarih eseri canlı bir bilim dalı olamaz, ölü bir söz olarak kalır".



Nicolae Jorga - Kanuni Sultan Süleyman - Yenilmez Türk

Nicolae Jorga - Kanuni Sultan Süleyman - Yenilmez Türk


Osmanlı padişahları içerisinde en bilineni hiç şüphesiz Kanuni Sultan Süleyman'dır. 46 yıl süren hükümdarlığının izleri günümüze kadar gelmiştir.

Kanunî Sultan Süleyman döneminde doğu sınırlarının fazla tehdit almaması ve Avrupa'da gelişen şartlar sebebiyle asıl hedef batı olmuştu. 

Kanuni'den itibaren Osmanlı İmparatorluğu, Avrupa için gerçek bir tehlike oldu. Kanunî Sultan Süleyman döneminde Almanya içlerine kadar ilerlenmesi, Avrupa'da büyük bir korkuya sebep olduğu gibi "Yenilmez Türk imajını" da oluşturdu.

Kanunî dönemi o kadar parlaktı ki 17. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu'nun içine girdiği buhranlı yıllarda, ıslahat layihası kaleme alanlar Kanunî dönemini dönülmesi gereken "Altın Çağ" olarak göstermişlerdi. Kanunî dönemi her yönden İmparatorluğun zirvesi olmasa da padişahın 46 yıl süren hükümdarlığı ve dünya siyasetine yön vermesiyle Osmanlı İmparatorluğu'nun en göz alıcı dönemidir.

Jorga, Kanunî'yi "Hiçbir Osmanlı Sultanı, Osman Bey'in halefi, padişah ve halife olarak sahip olduğu bilinci, onun kadar ihtişamla taşımadı" şeklinde değerlendirir. Jorga'nın Osmanlı Tarihi'nin Kanunî Sultan Süleyman ile ilgili bu kısmı birçok ana kaynağa dayanılarak hazırlanmış ve Kanunî döneminde Osmanlı İmparatorluğu'nu teferruatlı olarak anlatan bir eserdir.



Necip Fazıl Kısakürek - Tarih Boyunca Mazlumlar

Necip Fazıl Kısakürek - Tarih Boyunca Mazlumlar



Her milletten ve her cinsten mazlumları bir arada toplayıcı böyle bir eser, zannımca ilk defa tecrübe ediliyor.
Onu bana yazdıran saik, kitabın (Ve...) başlıklı on faslında kekelenmektedir. Öyle bir saik ki, bu, (Sokrates) ten (Ve...) ye kadar belki her satırdan tütmekte... Evet, bu eserin her satırını buğulayan bir ruh var ki, renk, şekil ve hacim gibi, mücerret manasiyle, bütün kitaba hakim... Öyleyse eserdeki "müşahhas"ların çoğu birer bahane; ve her şey, Allahın "İnsan ki, zalum ve cehuldur, emaneti kabul etti" fermanına uygun olarak, tarihi zulüm ve mazlumluk davasını ve buna en yakışanı göstermek için...
(Takdim'den)

IDéEFIXE'in notu: Kitapta konu edilen kişiler arasında, Sokrates, Saint Etienne, Saint Paul, Saint Pierre, Hz. Hasan, Hz. Hüseyin, İbn-üz Zübeyr, İmam-ı Azam, İmam-ı Malik, İmam-ı Hanbel, Ahmed İbn-i Nasr, Hallac-ı Mansur, Jeanne Darc, Cem Sultan, Calvin, Luther, Saint Barthelemy, Giordano Bruno, Genç Osman, 16. Louis, Marie Antuanette, Romanoflar, Abdülhamid bulunmaktadır.




Necip Fazıl Kısakürek - Reşahat

Necip Fazıl Kısakürek - Reşahat



Tasavvuf hikmetleri ve Evliya menkıbelerinin iki ana eseri vardır: Biri, Mevlana Cami Hazretlerinin "Nefahat", öbürü de Şeyh Safiyüddin Hazretlerinin "Reşahat" isimli kitapları... Bunlardan ilki, "Halkadan Pırıltılar" isimli eserime malzeme kaynağı teşkil eder ve o kaynaktan söz ettiğim zülal, benim ruh kabımda şekillenir, renklenir ve böylece istiklalli bir mana kazanırken; sadece özleştirip aynen isimlendirdiğim "Reşahat", asliyle sadeleştirdiğim bir nevi tercüme denemesi oluyor. Fakat öyle bir tercüme ki, müellifini benim Türkçem ve üslubumla ifadeye davet eder gibi bir şey...

Şeyh Safiyüddin Hazretleri'nin:
"Biçare Safi, sen tek ayağı yanmış bir köpeksin ki,
Üç ayağınla o şanlı kervanın ardında koşmaktasın"
Diye anlattığı gerçek hayat kahramanının arkasında, ben de Şeyh Safi'den sonra gelen köpeğim...



Nazım Tektaş - Tanrının Askerleri 4

Nazım Tektaş - Tanrının Askerleri 4



Türkler Araplarla, İslamiyet'in ilk yarım asrı içinde askeri güç olarak tanışıp karışmışlar. Muaviye; Hilafeti (veya saltanatı 661-679) zamanında cesur ve cengaver Türklerden yoğun biçimde istifade etmişti. Hilafet merkezi olan Şam'da Türk askerlerin yekûnu 18-20 bin civarındaydı. Türkler halife olmuyorlar, fakat halifenin en yakınında bulunup, gerekli durumlarda onu yönlendirebiliyorlardı. Semerkand bir süre Türkleri barındırdı. Arap - İslam Orduları'nın hızlı yıllarında Emevilerin eline geçti... Cengiz Han rüzgarı değdiğinde 1220 şehir harabe oldu... 



Nazım Tektaş - Tanrının Askerleri 3

Nazım Tektaş - Tanrının Askerleri 3



Karluklar - Karahanlılar - Oğuzlar - Sabarlar - Avarlar - Hazarlar - Bulgarlar - Macarlar - Peçenekler - Kıpçaklar

Nazım Tektaş'ın akıcı anlatımıyla Türk Tarihi 3. cildiyle kaldığı yerden devam ediyor. 

Türklerin anayurdunu bir çırpıda sınırlandırabilmek mümkün değil. Dağ gibi yerinden oynamayan bir nesne değil ki, ona sabit mekân tayin edilsin. Çinlilerin anayurdunun tarifi kolay, çünkü onlar aynı coğrafya içinde vücuda gelip, gelişmişler, ikide bir vatan arama durumuna düşmemişler. Türklerin hayatı farklı. Şartları kendileri koyamadıkları için, mevcut şartlara uymaya mecbur kalıyorlar, uyamayınca da gerekli şartları haiz yeni yurtlar arıyorlardı. Yine de belirli bir ana vatan sınırı tespitiyle, oradan sağa - sola, ileri - geri hareketler takip edilecekti.



Nazım Tektaş - Tanrının Askerleri 2

Nazım Tektaş - Tanrının Askerleri 2



Türk adını devletlerine verdiler, millet adı olarak dünyaya duyurdular. Vazgeçilmezleri ile kuvvetlenmiştiler. Zaman geldi değiştirdi her şeyi.

Çin'e tabi olmaya bile rıza gösterdi İşbara Kağan: İmparator istedikçe istedi; Türklük ruhu dahil. Her gün sabahtan akşama kadar sizin emirlerinizden başka bir şey dinlemeyeceğim. 
Fakat elbiselerimizin önlerini kesmeye, omuzlarımızda dalgalanan saç örgülerimizi çözmeye, dilimizi değiştirmeye ve sizin kanunlarınızı kabul etmeye gelince, bizim adetlerimizle ananelerimiz o kadar eskidir ki, ben şimdiye kadar bunları değiştirmeye cesaret edemedim. Bütün millet aynı kalbi taşıyor.
Tabgaç Türkleri'nin her şeyleriyle Çinliliği kolayca kabul edişleri, yukardaki sözleri değerli kılmaktadır. 



Nazım Tektaş - Tanrının Askerleri 1

Nazım Tektaş - Tanrının Askerleri 1



Tufan'dan sonra Nuh Peygamber yeryüzünü çocukları arasında paylaştırdı. Ceyhun tarafının hepsini Yafes'e verdi bu toprakların insanları Yafes'in soyundandır. 

Şöyle rivayet olunur ki: Yafes babasının yanından 
ayrılmak isteyince ona, " Ey Allah'ın Peygamber'i, bana verdiğin memleketin suyu az, kendisi harap. Bana bir dua öğret ki yağmura muhtaç olunca Allah'a o dua ile yakarayım. Allah bize cevap versin" dedi. Nuh Peygamber dua öğretti ve Ulu Allah ona bir ad (dua) ilham etti. O da bu adı oğluna öğretti.
Yafes'in insanoğluna tanıtımı böyle başlar. Yedi oğlu olur Yafes'in, birinin adı Türk. "Türk edepli, akıllı ve doğru kalpliydi."
Bilinmeyen zamandan başlar tarihimiz, yavaş yavaş dağılan bulutlardan sıyrılan güneş gibi görünür Hunlar. Ve ebedi batmak istemeyen bu doğumla 

"Tanrı'nın Askerleri" dağılır yeryüzüne.



Nazım Tektaş - Pargalı İbrahim

Nazım Tektaş - Pargalı İbrahim



Cins bir tay olarak çıktığı sahnede, nerede nefesleneceğini bilmeyen bir küheylan gibidir Pargalı İbrahim. Osmanlı'da yükselebilmenin sırrı, adeta bu Rum asıllı paşada vücut bulmuştur. Devlet içinde üstlendiği vazifeler, buralarda gösterdiği başarılar ve başarısızlıklar çok önemlidir.

İmparatorluk doludizgin yoluna devam edip, dünyayı titretirken, Pargalı İbrahim Paşa'nın işleri yürütüşündeki farklı usulü ve kendisine biçtiği rol çoğu zaman hayretle karşılanacak, Hürrem Sultan'la aralarındaki geçimsizlik, ikisinden de vazgeçemeyen Kanuni'yi zor durumda bıraksa da her ikisi de bildiğinden şaşmayacaktır.

Aşağıdaki sözler Pargalı'ya aittir:
"Bu büyük devleti idare eden benim; her ne yaparsam, yapılmış olarak kalır, zîrâ bütün kudret benim elimdedir; memuriyetleri ben veririm, eyâletleri ben tevzi ederim; verdiğim verilmiş, reddettiğim reddedilmiştir. Büyük Padişah bir şey ihsan etmek istediği yahut ihsan ettiği zaman bile eğer ben onun kararını tasdik etmeyecek olursam, gayr-i vaki' gibi kalır; çünkü her şey; harb, sulh, servet kuvvet benim elimdedir. .."



Mürvet Sarıyıldız - İki Cami Arasında Aşk

Mürvet Sarıyıldız - İki Cami Arasında Aşk



Bazen sınırları aşk belirler... Sinan, düşüncelere daldı, eskilere gitti, gecelere şerh düştü gözyaşlarından. Sabah gün doğmadan uyandı, doğan günden once zamana koşmak istedi. Haykırmak istedi sevgilisine zamanın ne kadar yakıcı olduğunu. İçinde ne varsa her şeyi yakıp kül ettiğini. Ne zaman dinledi onu ne de hayalindeki sevgilisi. Ağladı Sinan, sabaha karşı, gün doğmadan. Zamana yetişemeyeceğini anlayınca yeminler etti, aşkı üstüne. İçindeki ateşi yeryüzüne kazıyacaktı.

Kendi arzusuyla devşirilip payitahta getirilen Sinan'ın hayatı Karaboğdan Seferi sırasında değişecektir. On gün gibi kısa bir sürede sağlam bir köprü yapıp Osmanlı ordusunu saplandığı Prut bataklığından kurtarması ona mimarbaşı olma yolunu açar. Bu sure zarfında Kanuni ile Hürrem'in dillere destan aşklarının güzeller güzeli meyvesi Mihrimah Sultan'a da gönlünü kaptırır. Ancak Sinan kırk sekiz yaşındadır ve üstelik de evlidir. Mihrimah Sultan ise Rüstem Paşa ile evlendirilecektir. Güneş de ay da tüm umutlarıyla birlikte batmıştır artık. Sinan'ın bu imkânsız aşkı yaşatmak için sultanını kalbine ve yaptığı eserlere gizlemekten başka çaresi kalmamıştır. Aşkının küllerinden iki cami vücuda getirir Sinan. Öyle ki bu camilerin birinde güneş batarken diğerinde ay doğmaktadır. Bu iki camide asırları aşan zamansız bir aşk her gün sonsuzluğa karışır. İmkânsız bir aşka duyduğu umudun bir ustayı nasıl dünya çapında ünlü bir mimar haline getirdiğini daha önce de yüz binler satan bu kitapta okuyacaksınız.



Mustafa Armağan - Ufukların Sultanı

Mustafa Armağan - Ufukların Sultanı



Mustafa Armağan'ın kaleminden Ufukların Sultanı'na, bir elinde Homeros'un, öbür elinde Gazâlî'nin eserini okuyan, Doğu'nun ve Batı'nın hükümdarı Fatih Sultan Mehmet'e dair bilmedikleriniz bu kitapta... 

Mustafa Armağan tartışmalara yol açacak kitabında, okuyucusunu tarihin labirentlerinde nefes nefese bir serüvene davet ediyor. 

Armağan, okuru Fatih'e, İstanbul'un Fethi'ne, Osmanlı'ya, Rönesans'ın asıl başlangıç noktası olan olaylara dair tartışmalı alanlara farklı bir açıdan bakmaya çağırıyor...

Papa'nın Hıristiyanlık teklifinden Fatih'in vasiyetine, Homeros'un çevirisinden Ali Kuşçu'nun İstanbul'a uzanan yolculuğuna, Kardeş Katli hikayesinden Rönesans'ın başlangıç noktasına değişik konular, çarpıcı noktalar...


Mustafa Kalkan - Kırgızlar ve Kazaklar

Mustafa Kalkan - Kırgızlar ve Kazaklar



Kırgızlar ve Kazaklar farklı tarihî seyirlerin aynı kaderi paylaşmak zorunda bıraktığı iki Türk kavmidir. Kırgızlar, Yenisey-Altay sahasında varlıklarını sürdürme mücadelesi verirken Kazaklar bu mücadele arenasında yerlerini bile alamamıştır. Ancak, zaman, Kazaklara büyük devletleri kurma şansını tanırken, hep mücadele çemberi içinde kalan ve bulunduğu coğrafî konum gereği siyasî mücadelelere dahil olan Kırgızlara o kadar da cömert davranmamıştır, Yenisey sahasını terk etmek zorunda kalan Kırgızlar, Tanrı dağlarına geldiklerinde kader ortakları olan Kazaklarla karışıp kaynaşmaya ve zamanla kan bağı tesis etmeye başlamışlardır.

Her iki kavmin tarihî ve etnik dokusu sürekli bir değişime uğramış, toprakları büyük istilalar görmüş, yaşam mücadelesi veren boylar hayatta kalmanın yolunu oluşturdukları ittifaklarda aramışlardır. Orta Asya toprakları askerî hiyerarşinin yer aldığı, acımasız bir yaşam düzeninin hakim olduğu, zayıfa yaşama şansı vermeyen bir düzene sahip olduğu için sadece ve sadece güçlülere ayakta kalma hakkı tanımıştır. Bu mücadeleler sırasında birbirleriyle adeta kenetlenen, büyük badireler atlatmalarına rağmen Karakitay, Karahanlı, Selçuklu, Moğol, Kalmak (Oyrat) ve Rus hakimiyetine karşı koymayı başaran iki kavmin ortak tarihi bu kitapta ele alınmıştır.



Mustafa Armağan - Abdulhamidin Kurtlarla Dansı

Mustafa Armağan - Abdulhamidin Kurtlarla Dansı



Sultan II. Abdülhamid 33 yıl boyunca etrafı "kurtlar"la çevrili bir ülkeyi sağ salim sahile çıkarmanın mücadelesini verdi. Hasta Adam'ın mirasının paylaşılması konusu 1850'lerde gündeme gelmişti. 1878'de Rusya karşısındaki ağır yenilgimiz, emperyalizmin iştahını kabartmıştı ve Türkiye'de darbe üstüne darbe yapılıyordu. Önce Sultan Abdülaziz'e yapıldı darbe, sonra V. Murad'a. Sanıldı ki, Osmanlı'nın kaderi pamuk ipliğine bağlı. Nitekim Sultan Abdülhamid tahta geçtiğinde İngiliz Dışişleri Bakanı, kendisini tehdit etmiş, 'Ayağını denk alsın, ona da öncekilere yaptığımızı yaparız' demişti. 

Çöküş için gün sayılırken, bu 34 yaşındaki adam, 30 yılını adayacağı bir icraatın düğmesine basıyordu. Ülkeyi bir barış dönemine sokarken, kazanılan zamanda demiryolu ağından eğitim yatırımlarına kadar bir dolu projeye imza atıyordu. Kendisini feda etmişti ama 30 yılda yetiştirdiği nesil, Çanakkale'den Sina çölüne kadar emperyalizme karşı Akif'in deyişiyle 'kıta kapma' oyunu oynayacaktı.

"Kızıl Sultan" demişlerdi ona. Kendi açılarından haklıydılar. Çünkü Osmanlı'nın paylaşımını pahalıya getirmişti Avrupa'ya. Kansız olacağını sandıkları Osmanlı gövdesindeki ameliyat, 30 yıllık gecikme sayesinde Avrupa'nın kanlı bir iç savaşına dönüşmüş ve bir dünya meselesi haline gelmişti.

Osmanlı tarihini yeniden yazmaya koyulan Mustafa Armağan'ın titiz ve akıcı kaleminden Son Sultan'ın Kurtlarla Dansı... Kitabı okuyunca dansın bugün de devam ettiğini fark edeceksiniz...



Murat Bardakçı - Osmanlı'da Seks

Murat Bardakçı - Osmanlı'da Seks



Bu kitap, kütüphanelerin tozlu raflarındaki elyazmalarının sararmış sayfalarında yüzlerce seneden beri gizli kalmış ve unutulmuş yazıları günışığına çıkartıyor: Osmanlı cinsellik metinlerini...

'Muzır' yahut 'müstehcen' gibi kavramların olmadığı, cinsellik konusunda hemen herşeyin serbestçe yazıldığı bir dönemin örnekleri bunlar... Hepsi Türkçe ve hepsi de ilk defa yayınlanıyor.

Cinsel sağlıktan bahseden ve aşk tekniklerini anlatan 'bahnameler, Nasreddin Hoca öykülerinin cinsellik temeline dayalı ilk versiyonları, 17. asır İstanbul hamamlannda olup bitenler, Osmanlı eşcinsel edebiyatı, cinselliği konu alan şarkı güfteleri ve eski İstanbul'un artık pek bilinmeyen özel hayatı... Hepsi, bu kitapta birarada.

Yüzyıllar öncesinden günümüze ulaşan ve dedelerimizin, büyük dedelerimizin, hattâ nesiller önceki atalarımızın okuyup zevk almış oldukları bu metinler Hintliler'in 'Kama Sutra'sı düzeyinde bilimsel, Araplar'ın 'Kokulu Bahçe'si kadar renklidir ve en önemlisi, bizim öykümüzdür.



Muharrem Ergin - Orhun Abideleri

Muharrem Ergin - Orhun Abideleri



"Orhun Abideleri", Türk medeniyetinin, kültürünün, tarihinin tek kelimeyle Türk varlığının şaheser vesikası. Merhum Profesör Muharrem Ergin'in bu şahasere layık çalışması ile bu kitap elinize ulaşmış oluyor. Prof. Ergin'in kıymetli talebesi Prof. Dr. Osman Fikri Sertkaya kitabı elden geçirdi, öğrencilere en uygun şekilde yeniden dizdirdi, renkli sayfalar ve fotoğraflar ilave edildi.



Metin And - 16. Yüzyılda İstanbul Kent - Saray - Günlük Yaşam

Metin And - 16. Yüzyılda İstanbul Kent - Saray - Günlük Yaşam





16. Yüzyılda İstanbul, büyük ölçüde bilgilendirici, eğlendirici ve dünden bugüne karşılaştırma yapmaya elverişli "resim okuma"larla donatılmış bir kitap.
Metin And, İstanbul'a hayran bir İstanbullu. Genç yaşta ayrılıp kısa süreli ziyaretler için gelip gittiği bu kente onu en parlak yüzyılındaki haliyle anlatarak borcunu ödemiş. 16. Yüzyılda İstanbul, büyük ölçüde bilgilendirici, eğlendirici ve dünden bugüne karşılaştırma yapmaya elverişli "resim okuma"larla donatılmış bir kitap. Aslında yabancıların kalem ve fırçasıyla çizilmiş büyük bir İstanbul Panoraması. Bu panoramaya bakınca İstanbul'u "Kent - Saray - Günlük Yaşam" gibi kesitlere bölünmüş olarak görüyorsunuz. Her bölüm kendi karakterine uygun resimlerle, resimlerde görülenlere ilişkin açıklamalarla ele alınmış ve İstanbul "yemyeşil, huzur içinde, toplumsal yaşamı uyumlu" bir kent olarak yansıtılmış.
16. Yüzyılda İstanbul, bu büyük kenti tanımaya, sevmeye yardımcı olacak, merak ettiğimiz birçok soruyu cevaplandıracak, adı var kendisi yok ya da ancak izleri kalmış Bizans ve Osmanlı anıtlarını eski çizimleriyle tanımamızı sağlayacak, bugüne kalanların ise eskiden nasıl olduğunu gösterecek bir kılavuz, bir el kitabı aslında...





Mehmet Çelik - Tarihin Hafızası

Mehmet Çelik - Tarihin Hafızası




Son yıllarda "tarih" kamuoyunun gündeminde yer alan en önemli konulardan biri haline geldi. Yazılı ve görsel medyada çok sık yer almaya başladı. Bazı televizyon kanalları haftalık daimî programlar yapmaya, bazı gazeteler haftalık dergi ve ekler vermeye başladı. Son dönemlerde Türkiye genelinde en rağbet edilen konferans konuları hep tarihle ilintili olanlardı. 

Belki de tarihe böylesine yoğun bir merak başlamasaydı tarih hala arşivin tozlu rafları arasındaki belgelerde kalan yahut bir avuç akademisyenin merakından öteye gitmeyen bir araştırma alanından öte bir anlam ifade etmeyecekti. Oysa köklerini merak eden milletimizin fertleri tarihi buralardan alıp evlerde, kahvehanelerde günlük konuşma konuları arasına alarak yeniden canlandırmaya başladı. 



Mehmet Mazak - Tanzifatı İstanbul

Mehmet Mazak - Tanzifatı İstanbul




İstanbul, Marmara kıyılarına serpilmiş semtleri, Altın Boynuz Haliç'i ve dünyanın en değerli gerdanlığı Boğaziçi ile kâinatın gözbebeği konumundadır. Belde-i Tayyibe'nin asırlar boyunca temiz ve pak kalmasını sağlayan aktörlerin ve bu aktörlerin faaliyetlerinin anlatıldığı bu eser "İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti" sürecinde yayınlanmış olması İstanbul'un geçmişte Avrupa'ya örnek olmuş bir konudaki zenginliğini sunmaktadır. "Şehr-i İstanbul'un Temizlik Kültürü" eseri ile İstanbul'un fethinden itibaren günümüze kadar şehrin temizliğinin hangi aşamalardan geçerek geldiğinin tarihi yer almaktadır. Arayıcı esnafından, tanzifat amelesine, çöpçüden temizlik işçisine geçiş süreçleri ve I. Dünya Savaşı döneminde İstanbul sokaklarına dokunan ilk hanım elleri bayan çöpçülerin dramatik hikâyeleri eserde yer almaktadır. Eserin ilerleyen bölümlerinde Cumhuriyet dönemi İstanbul'un temizlik anlayışı ve yapılış şekli yer almaktadır.



Mehmet Barlas - Turgut Özal'ın Anıları

Mehmet Barlas - Turgut Özal'ın Anıları



Elinizdeki kitapta, ülkemizin en yetkin gazetecilerinden Mehmet Barlas'ın Cumhuriyet döneminin en çok tartışılan, en vizyoner liderlerinden rahmetli Turgut Özal'la hayatının son yıllarında gerçekleştirdiği röportajlar yer alıyor. Kitapta Özal, ülkemizin dünü, bugünü ve geleceğine ilişkin hala geçerliliğini ve önemini koruyan görüşler dile getiriyor. Yayınevimiz, ülkemizin ve dünyanın devasa sorunlarla, açmazlarla ve belirsizliklerle karşı karşıya kaldığı bir zaman diliminde Özal'ın Anıları'nı yayımlayarak siyaset ve ekonomi dünyamıza anlamlı bir katkıda bulunuyor. Barlas'ın kitabı, yabancı kaynaklarda Özal hakkında en fazla referans olarak başvurulan kitaplardan biri.



Max Heindel - Gül-Haç Evren Kavramı

Max Heindel - Gül-Haç Evren Kavramı


"Eğer bu eser diğer felsefi eserlerden farklıysa bu, onun farklı bakış açısındandır. Diğer araştırmacılar tarafından ulaşılmış sonuçlara ve ileri sürülmüş fikirlere saygılar sunarız. Aşağıdaki sayfaların okunup araştırılmasının, öğrencinin düşüncelerini geliştirmesinde ve daha yükseğe çıkarmasında yardımcı olması, yazarın en içten umududur. İsa der ki: "Gerçek, sizi özgür kılsın". Fakat gerçek, bir defada bulunamaz. Gerçek ebedidir ve gerçeğin arayışı da ebedi olmak zorundadır. Okültizm için insana "bir defada verilen" inanç yoktur. Kalmış olan belli temel gerçekler vardır. Bunlara farklı açılardan bakılabilir. Her bakış açısı bize, diğer bakış açılarını tamamlayan bir görüş verir. Bu yüzden zamanımızda görebildiğimiz kadarıyla nihai gerçeğe ulaşma imkânı yoktur!"